İstanbul Kara Surları gezi rehberi

İstanbul’u 19,5 kilometrelik bir hat boyunca çepeçevre saran surları için belki de yapılan en güzel betimleme, bir seyyahın anlatımında gövde buldu. Seyyahımıza göre İstanbul’un kadim surları “harabede parıldayan ihtişam“dı.

Nasıl olmasındı ki; planlanması 4 yıl süren surların yapımı için 8 bin işçi 5 yıl geceli gündüzlü çalışmıştı.

Resmi açılış tarihi olan 25 Ağustos 413’den, resmi kapanış tarihi olan 29 Mayıs 1453’e kadar bu surlar Avarlar’dan Araplar’a, Hunlar’dan Peçenekler’e, Bulgarlar’dan Macarlar’a, Haçlılar’dan Osmanlılar’a kadar 29 güç tarafından kuşatılmış; her kuşatma destansı hikayesini surların duvarlarına, kulelerine, kapılarına bırakıp öyle sonlanmıştı.

Bu 29 kuşatmadan sadece ikisinde surlar aşılıp, kente girilmişti. Kuşatmalardan biri hileliydi; diğeri bilek güreşi gibiydi.

Hile ve bilek güreşi

1204 yılında Haçlıların yaptığı kuşatma ve sonra surları aşıp kente girişleri biraz hileliydi. Hatta kuşatmada hile zirveydi. Sonuçları da İstanbul açısından felaket oldu zaten. Kuşatmada  bulunan Robert de Clari adlı şövalye anılarında İstanbul’un zenginliğini nasıl yağmaladıklarını ibret verici şekilde anlatır. İstanbul, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir talana ve yıkıma uğradı. Ayasofya, kiliseler, manastırlar soyuldu; ikonalar, değerli eşyalar Avrupa’ya götürüldü. Latinler İstanbul’da altın ve gümüş hatta pirinç olan hiçbirşey bırakmadılar. Sultanahmet Meydanı’nda bulunan ve üzerinde pirinç plakalar çakılı olan Örme Sütun’u deyim yerindeyse soyup soğana çevirdiler. Pirinç plakaları sütunun gövdesinden tek tek söküp Avrupa’ya götürdüler. Örme Sütun bu yara bereyi hala gövdesinde taşır.

Surları araya hiç hile komadan birebir cesaret ve kuvvetle , bir bilek güreşi müsabakası gibi yenen kuşatma Sultan 2. Mehmet tarafından 1453’de yapılan kuşatmaydı. Bu kuşatmaya dair ayrı bir yazı kaleme alacağım için detayına çok fazla girmiyorum. Lakin, şunun bilinmesi lazım. Osmanlı’nın şah topları Şahi’ler her patlayışlarında sadece yokedilemez denen surları değil bir çağı da yokediyorlardı aynı zamanda. Çünkü Ortaçağ demek bir çok şeyin yanında sur demekti de. Takvimler 29 Mayıs 1453’ü gösterdiğinde tarih, harap olmuş surların yıkıntılarından yeni bir çağa doğru ilk adımını atıyordu. Yeniçağ, yıkılan, harap olan surların üzerinde yükseldi.

Yenilemez denen surlar yenilmişti 1453’de. Tıpkı, Tanrı bile batıramaz denilen Titanic’in batması gibi.

Avrupa’yı kasıp kavuran Hun kralı Atilla, Gelibolu’da büyük bir Bizans ordusunu yokettikten sonra 447’de İstanbul önlerine kadar gelmiş, surları görünce kenti kuşatmaya yeltenmemişti bile. Peki, yenilemez denen, Arapların en güçlü olduğu dönemde bile boyun eğmeyen, Hun kralı Atilla’yı bile çekindiren bu surlar nasıl yapılmıştı.

İstanbul surlarının efendisi: Anthemius

Bizans imparatoru II. Theodosius’la özdeşleşen, Theodosius Surları da denen kara surlarının öyküsü II. Theodosius imparator olmadan çok önce, Anthemius adlı ihtiyar bir kurtun zihninde anıtsal yolculuğuna başlamıştı.

350’li yılında doğduğu tahmin edilen Anthemius çocukluğunda iyi bir eğitim almış, devlet yönetimi becerisi ve zekasıyla bürokraside kısa zamanda yükselmiş; II. Theodosius’un babası olan Arcadius döneminde devletin en tepe katına kadar çıkmış; imparatordan sonraki en yetkili kişi olmuştu.

Anthemisus, 404 yılında Magister Officiorum sanıyla imparatordan sonraki en yetkili kişi  olduğunda onu, çözmesi gereken bir takım sorunlar bekliyordu. İlkin, İstanbul çok büyümüş, nüfusu kalabalıklaşmıştı. İstanbul’u kuran imparator Konstantin’in 330’da inşa etiği surlar İstanbul’a dar geliyordu artık. İkincisi, İstanbul’da yerleşim sadece suriçinde değil sur dışında da yoğunlaşmıştı. Üçüncüsü, Avrupa’da Hun tehlikesi vardı ve hunların İstanbulu kuşatması durumunda sur dışında yaşayanları korumak sorun olacaktı. Bu üç temel soruna Anthemisus’un bulduğu çözüm surları yaklaşık 1,5-2 kilometre daha genişletmek oldu. Surlar genişletilince hem sur dışında yoğunlaşan nüfus ve yerleşim suriçine çekilecek, hem de İstanbul’un yüzölçümü nereden bakılsa iki katı genişleyecekti.

Anthemius planını imparator Arkadius’a anlattı ve bir ekip kurdu. Surların plan ve projelerini bu ekibe çizdirdi. Bizzat araziye gidip keşif ve gözlem yaptı. Ama surların yapımına Arkadius döneminde başlanamadı. Muhtemelen kalp krizinden, genç yaşta vefat etti çünkü Arkadius. Yerine oğlu Theodosius geçti. Theodosius 7 yaşında olduğu için Anthemisius çocuk imparatorun naibi oldu. Bu, şu anlama geliyordu. İmparatorluğu artık fiilen Anthemisus yönetiyordu. Ve kara surlarını istediği gibi istediği ölçülerde yapabilirdi. Anthemisus’un planına göre kara surları 3’lü bir savunma hattından oluşmalıydı.

3’lü savunma hattına sahip surlar

istanbul surları

Anthemisus’un sur planına göre İstanbul’u kuşatan güç şehre girebilmek için 7,5 kilometre uzunluğuna sahip, 3’lü bir savunma hattını geçmek zorunda kalmalıydı. 1. savunma hattı on metre derinliğe, yirmi metre genişliğe sahip bir hendekten oluşacaktı. Bu hendeği geçen güç 2. savunma hattı olan  2 metre kalınlığa, 8,5 metre yüksekliğe sahip dış surları geçmek zorunda kalacaktı. Burayı da geçince 3. savunma hattı olan, surların en büyüğüyle karşılaşacaktı. Adına iç surlar da denilen bu surların kalınlığı 5 metre, yükseklikleri 12 metre olacaktı. Her 55 metrede bir 20 metre yüksekliğinde bir kule yapılacaktı. Böylece İstanbul’u kuşatan güç, 3. savunma hattına ulaşana kadar ya surlarda mevzilenmiş bir Bizans okçusunun hedefi olacaktı ya da başından aşağı kızgın yağlar dökülüverecekti.

Surların planlanması 4 yıl, yapımı 5 yıl sürdü. 8 bin işçi geceli gündüzlü çalıştı

Plana göre surların inşaatı 5 yıl sürecek ve tam 8 bin kişi geceli gündüzlü çalışacaktı. Eski surların yıkılmış bölümlerindeki taşların çoğunun yeni yapılan surların yapımında kullanılması bile planda vardı. Hesaplara göre, buradan çıkan taşlar yeni surların ancak beşte birlik bölümüne yetecek kadardı.

404’den beri planlanan surların inşaatına 18 Mayıs 408 Pazartesi başlandı. 25 Ağustos 413’de surların resmi açılış töreni yapıldı. Ama surların sadece iç sur denilen ana sur bölümü inşa edilebilmişti. Bizans ekonomisi surların planlanan şekilde yapılmasını kaldıramadı. Ana surun yapımı Bizans’a oldukça pahalıya patlamıştı. 1. ve 2. savunma hattını oluşturan hendek ve dış surun yapımı bu yüzden sonraya ertelendi.

Savulun Hunlar geliyor!

350’de Orta Asya’dan hareket edip Avrupa’ya yönelen Hunlar, 400’lü yılların başlarında Avrupa’nın büyük bir bölümünü kontrolleri altına almışlardı. Avrupa Hun Devleti olarak da adlandırılan Hunlar’ın bu kolu Atilla önderliğinde, takriben 446-447’de istikametlerini Bizans’ın başkenti İstanbul’a yönelttiler. Tam o sıralar büyük bir deprem oldu İstanbul’da. Kara surlarında bulunan 96 kulenin 57’si yıkıldı. Surların koruma duvarları çöktü. Artık 46 yaşında olan imparator 2. Theodosius surların yaklaşan Hun tehlikesine karşı olabilecek en kısa zamanda orijinal planında olduğu gibi yapılması emrini verdi. Ana surun önüne bir ön sur, onun önüne de bir hendek bu dönem yapıldı. Şehrin yarısı surların yapımında geceli-gündüzlü çalıştı. Ve iki ayda yeniden yapıldı. Kara surları görünümüne esas olarak bu dönemde kavuştu.

Esas olarak iki bölümden oluşan surlar

Kara surları esas olarak iki bölümden oluşur. Birinci Bölüm Mermer Kule’den Tekfur Sarayı’na kadar uzanan surlardan oluşur  ve İmparator 2. Theodosius tarafından yaptırıldığı için 2. Theodosius Surları olarak adlandırılır. Bu bölüm surların en dayanıklı bölümü olup içinde hendeği de bulunan 3’lü bir savunma hattından oluşur. İstanbul’un fethinin esas cereyan ettiği bölüm burasıdır.

İkinci bölüm, Tekfur Sarayı’ndan Haliç’e kadar uzanır ve Manuel Komnenos, Heraclius, Leon Surları olarak üzere 3 ayrı bölümden oluşur. Surların bu kısmı arazi yapısından dolayı hendeğe sahip değildir. Kuleler diğer kulelere nazaran daha büyüktür. Arapların İstanbul kuşatması esas olarak burada cereyan etmiş olduğundan, surların bu bölümünde sahabe mezarları görmek mümkündür.

Aşağıdaki yazıda Kara Surları bir yürüyüş güzergahı rotasında, sur kapıları merkeze alınarak anlatılmıştır. Yazıda sadece surlardan bahsedilmemiş olup çevrede görülmesi gereken tarihi dokuya da yer verilmiştir.

Birinci bölüm: Theodosius Surları 

Theodosius Surları ilk yapıldığında Marmara’dan Haliç’e kadar uzanıyordu. Ama Tekfur Sarayı’ndan Haliç’e uzanan bölüm daha sonra farklı imparatorlar tarafından tekrar tekrar yaptırılmıştır. Bu yüzden Theodusius Surları, Tekfur Sarayı’na kadar uzanır.

Theodosius Surları’nda şehrin dışarı ile bağlantısını sağlayan onlarca kapısı vardı. Günümüze sadece 8 kamu 1 tane de askeri kapısı kalmış olup, toplam 9 kapısı açıktır.

Kara surlarına açılan kapılar aracılığıyla, şehrin dışarı ile bağlantısı sağlanıyordu. Bu kapılar kullanım tarzlarına göre sivil ve askeri olmak üzre ikiye ayrılıyordu. Sivil kapılar halkın günlük rutin işleri için kullanılırken; askeri kapılar askeri amaçlarla kullanılıyordu. Osmanlı zamanında askeri kapılara gerek duyulmadığı için askeri kapıların büyük çoğunluğu duvarlar örülerek kapatılmıştır. Ama Theodosius Surları’nın kapılarının büyük çoğunluğu hala ayaktadır.

Günümüzde Theodosius Surları’nın toplam 9 kapısı vardır. Bu kapılardan bazıları Bizans döneminden kalmayken bazılarını Osmanlı açmıştı. Kapılar adlarını Edirnekapı’da olduğu gibi ya gittikleri yoldan; Mevlevihanekapı’da olduğu gibi ya civardaki ünlü bir yapıdan; Belgradkapı’da olduğu gibi ya civarda yaşayan semt ahalisinden; ya da Eğrikapı’da olduğu gibi şeklinden almıştır.

Theodosius Surları’nın ilk kapısı askeri bir kapı ve örülmekten kurtulmuş. Çünkü Osmanlı, Bizans döneminde askeri amaçlarla açılan bir çok kapıyı gerek olmadığı için kapatmıştır.

Birinci askeri kapı: Mesih Kapısı

askeri kapı

Adı üzerinde Bizans’ın askeri amaçlar için kullandığı kapıdır. Kara Surları boyunca illaki görülmesi gereken tek askeri kapı bu. Çünkü askeri kapıların büyük çoğunluğu hem Osmanlı zamanında gerek duyulmadığı için duvar örülerek kapatılmıştır hem de askeri kapılar sivil kapılara nazaran daha küçük olup, dikkat celbeden mimari özellikler göstermezler. Askeri kapıların hüviyeti konusunda bir fikir edinebilmek için görmekte yarar var.

Kapının, Birinci askeri kapı olarak adlandırılmasının nedeni, Kara Surları’nın başladığı noktada bulunan ilk askeri kapısı olmasıdır. Kapının üzerinde, kabartma şeklinde bir Hz.İsa monogramını görmek mümkün. Bu yüzden kapıya Mesih Kapısı da denir.

Kapının içinde bulunduğu Botanik Parkı üzerinden sur boyu ilerlenerek surların en görkemli kapısı olan Altınkapı’ya ulaşırsınız.

Surların en görkemli kapısı: Altınkapı

Altınkspı

Tamamıyla Marmara Adası mermeri ile kaplı, iki kuleli, üç geçişli olan bu kapı İstanbul Surları’nın en görkemli kapısıdır. Bizans’ta zafer kazanan imparator ve komutanlar göğüslerini kabartarak şehre bu kapıdan girerlerdi. Altınkapı olarak adlandırılmasının nedeni vakt-i zamanında altın yaldızlarla bezeli olmasından kaynaklanır. Çünkü, zafer kazanan imparator ve komutanların şehre girdikleri kapı diğer kapılar gibi normal ölçülerde ve sıradan bezemeli olamazdı. Anıtsal olmalı ve altınla kaplanmalıydı. Yine vakt-i zamanında kapının görkemini artırmak için kapının üzerinde bir takım heykeller ve kabartmalar bulunuyormuş. Kuzey kulesinin köşesinde görülen bir kartal kabartmasının haricinde günümüze intikal eden başka herhangi bir kabartma ya da heykel bulunmuyor.

Kapının girişi, Yedikule Mezarlığı’nın içinde, otların arasında kalmıştır. Kapının heybetine Yedikule Zindanları’nın avlusundan da tanıklık edilebilir ama tavsiyem illaki mezarlığın içinden görmeniz yönünde. Altınkapı, gerçekten o zaman karşınızda arz-ı endam ediverir çünkü.

Bir de unutmadan Altınkapı, çıplak bir arazide kendi başına duran bir zafer takı olarak yapılmıştı. Günümüzdeki bir nevi otoyol gişe kapılarına benzetebiliriz. Altınkapı şuan ki surlarla bitişik görünümüne 413 yılında ulaştı. 2. Theodosius  zamanında kara surları genişletilince, Altınkapı da surlarla birleştirildi.

Altınkapı’dan yaklaşık 100 metre ileride Yedikule Kapısı bulunuyor.

Bir Türk kapısı: Yedikule Kapısı

Yedikule Kapısı

Kimi sanat tarihçileri bu kapıyı biçim ve mimari açısından tam bir Türk eseri olarak değerlendirir. Delil olarak da kapı üzerinde bulunan 3. Ahmet dönemine ait kitabeyi gösterirler.

Kapının Bizans döneminde açılmış olmasının en önemli kanıtı kapı üzerinde yakın döneme kadar görülen bir Bizans simgesi olan kartal armasının bulunmasıdır. Ama kapı 3. Ahmet döneminde yeniden yapılmıştır. Kapı adını yakınında bulunan Yedikule Zindanları’ndan alıyor. Bu kapıdan içeri girilince  sağ tarafta Yedikule Zindanları’nın kuleleri görünüyor. Gelmişken Yedikule Zindanları’na bir uğramak; aynı zamanda bir önceki kapı olan Altınkapı’yı zindanın avlusundan görmek lazım.

Yedikule Kapısı’ndan tekrar çıkınca surlar boyunca bostanlar görünecek. Marul, lahana, soğan gibi sebzelerin yetiştirildiği bu bostanlar Mevlanakapı ile Topkapı arasına kadar yaklaşık 3 kilometre boyunca kesintisizce devam eder.

Bu bostanlar, eskiden buralar hep  dutluktu misali bir zamanlar hendekti. Geçilmez denilen kara surlarının ilk savunma hattını oluşturuyordu. 8 metre derinliğinde 20 metre genişliğinde olan hendekler, İstanbul kuşatıldığı zamanlar suyla dolduruluyordu. Kenti kuşatan askerler surlara ulaşabilmek için ilk önce bu hendekleri geçmek zorundaydılar. Geçmeye çalışana kadar da Bizanslı askerler tarafından ok yağmuruna tutuluyorlardı.

Bostanları takip ederek sur boyunca yürüdüğünüzde kara surlarının üçlü savunma hattını net olarak görebilirseniz. Bostanların hemen gerisinde uzanan yaklaşık 8,5 metre yüksekliğe sahip olan surlar dış surlardır. Bu surlarda her 60 metrede bir, bir kule bulunur. Dış surun arkasındaki daha yüksek olan surlarsa iç surlardır. İç surlara kentin ana suru da diyebiliriz. Çünkü teknik anlamda en güçlü en donanımlı surlar bu surlardır. 12 metre yüksekliğe sahip olup 8 metre kalınlığındadırlar. Her 60 metrede bir, bir kuleyle donatılmışlardır. Fatih’i, İstanbul’un fethi sırasında esas  zorlayan surlarda bu surlardır.

Yedikule Bostanları ve Surları boyunca devam eden yürüyüşünüz 620 metre sonra, bir başka sur kapısı olan Belgradkapı’da sonlanır.

Belgrad Ormanları’ndan Belgrad Kapısı’na

Belgradkapı

Bayılırım Osmanlı’nın isimlendirmelerine. Her isimlendirmesi küçük çaplı bir tarih ziyafetidir çünkü. Osmanlı uzun zaman bu kapıya “Kapalı Kapı” demiş. Çünkü Bizans döneminde takriben 12. yüzyılda kapı örülmüş. Ve yaklaşık 700 yıl kapalı kalmış. 1886 yılında aşağıda bulunan Balıklı Rum Hastanesi’ne geliş gidişi kolaylaştırmak için yeniden açılmış. Kapı adını bu civarda bulunan Belgrad göçmenlerinden alıyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Belgrad fethedildikten sonra bir grup Belgrad’lı esir  İstanbul’a getirilmişti. Esirlerin esnaf olan kısmı bu kapı civarına yerleştirilmişti. Su yollarından anlayan kısmı ise Belgrad Ormanları’na yerleştirilmişti. Belgrad’lı esirler İstanbul’da iki ayrı noktaya isimlerini vermişler böylece. Anıları daim olsun diyelim.

Sur kapılarının yanlarında savunma kuleleri bulunur. Kapılar bu savunma kuleleri kullanılarak savunulur. Yedikule Kapısı’nda yoktu ama Belgradkapı’da bu iki savunma kulesini de görmek mümkün. Ama surların bu bölümlerinde yeniden yapılmış bir hava var. Tarih kokmuyor surlar burada. Reklam kokuyor. Kötü restorasyon kokuyor.

Belgradkapı’dan içeri girince kapının sağ ve sol taraflarında merdivenler bulunuyor. Bu merdivenler aracılığıyla surlara çıkabilir, İstanbul’un farklı bir panoramasını Belgradkapı’nın savunma kuleleri üzerinden izleyebilirsiniz. Gelmişken kaçırmayın derim. Lakin, İstanbul’u komple gezmek gibi bir amacınız varsa bir diğer gelişiniz ancak birkaç yıl sonra olabilir.

Bir diğer sur kapısı yaklaşık 500 metre mesafede bulunan Silivrikapı. Yalnız Silivrikapı’ya, bostan tarafından değil de surların iç tarafından, esas İstanbul tarafından Hisaraltı Caddesi boyunca yürüyerek ulaşın. Bostanları, surların yapılarını ve hal-i pür melallerini zaten Yedikule’den Belgradkapı’ya yürürken görmüştünüz.

Hisaraltı Caddesi boyunca yürüdüğünüzde biraz sonra bir cami karşılıyor sizi. Bir Mimar Sinan yapımı olan Hadım İbrahim Paşa Cami. Sinan’ın inşa ettiği güzel camilerden olup, içine girilesi hayran olunası bir camidir. Camiden çıktığınızda karşınızda arz-ı endam eden kapı yoğurduyla ünlü memlekete kapıları açan kapıdır.

Silivri’ye giden yolun kapısı: Silivrikapı

Silivrikapı

Sur kapılarından bazıları adlarını üzerinde bulundukları yoldan alır. Tıpkı Silivrikapı gibi. Silivri’ye giden yol üzerinde olan Silivrikapı’nın önünde tıpkı Belgradkapı’da olduğu gibi iki savunma kulesi bulunur. Kapının yanında Bizans dönemine ait yaklaşık 1700 yıllık bir imparatorların mezar odası vardır. Şu dönemler restorasyona girecek herhalde. Restorasyon için çok geç kalındı ama, doğru geç de olsa doğrudur.

Silivrikapı’nın iç tarafında, başınızı yukarı kaldırınca Osmanlıca bir kitabe görürsünüz. Kitabe 1585 tarihine ait olup üzerinde bir gürz bulunur. Gürze ve kitabeye dikkatlice bakın. Lakin, tektirler. Çünkü bu gürz, bir yeniçeri olup sarayda muhafızlık yapan Baltacı İdris Ağa’ya aittir ve eski devirlerdeki müsabakalarda rekor kıran sporcuların spor aletlerini duvarlara asma ádetimizin bugüne kalan tek örneğidir ve yaklaşık 420 yıldan beri Silivrikapı’da asılıdır.

Yine kapının üzerinde 1438 tarihine ait bir Bizans onarım kitabesi var. Bu tür onarım kitabelerine surların birçok yerinde ve bir çok sur kapısında rastlamak mümkün.

Silivrikapı’nın girişinde hikayeleri epeyce ilginç olan iki mezar bulunuyor. Arazi tarafından girişte sağda Elekçi Dede mezarı ve solda Mehmed Haydar Efendi mezarı. Bu iki mezarın hikayesi özellikle dikkat çekicidir.

Mezarların kenarından sur boyunca yürüyüşünüze devam edin. İstikametiniz Mevlevihane Kapısı. 900 metre sonra oradasınız ve yürüyüşünüz boyunca yine size bostanlar eşlik edecek. Bostanların ardındaki sur kulelerine harap demek bile harap kelimesine ayıp olur. Durumları vahim. En küçük bir depremde yerle yeksan olacak gibi bir halleri var.

Adını tekkeden alan kapı: Mevlevihane Kapısı

Mevlanakapı

Adını sur dışında bulunan Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan alan bu kapıya Mevlanakapı’da denir. Kara surlarını yaptıran 2. Theodosios devrinden kalıp da orijinal yapısını en iyi koruyan bu kapıdır. Bu nedenle bu kapıya bakıp, Bizans döneminden kalan diğer kapıların orijinal hallerini düşleyebiliriz.

Bizanslılar bu kapıya Rus Kapısı diyorlardı. Çünkü Bizans döneminde Eyüp civarına bir grup Rus yerleşmişti. Bu Ruslar daha sonra ayaklanarak İstanbul’a günlük girme hakkı elde ettiler. Ama sadece bu kapıdan!

Mevlanakapı’nın üzerinde bulunan yaklaşık 1 karış büyüklüğündeki haç ve Bizans tamir kitabesi dikkat çekici. Aynı haçtan kapının iç tarafında da var. Bu kapının da iki tarafında savunma kulesi bulunuyor. Girişin sol tarafında kalan kule şu an güvercinlik olarak kullanılıyor. Kapının solunda güvercinlerin beslendiği kuleye çıkabileceğiniz merdivenler bulunuyor. Bir İstanbul panoraması da bu kuleden izleyebilirsiniz.

Yürüyüşünüze yine sur boyunca bostanları takip ederek devam edin. Birkaç yüz metre sonra bostanlar sonlanır, çimler başlar. Arazi artık epeyce eğim kazanmıştır çünkü. Yaklaşık 1 kilometrelik yürüyüş sonrasında İstanbul’un fethi ile sembolleşen Topkapı’ya ulaşırsınız.

İstanbul’un Fethi’nin kapısı: Topkapı

Topkapı

Topkapı, İstanbul’un fethi sırasında tamamen yıkılmıştı, fetih sonrasında yeniden yaptırıldı. Kapı, Türkçe ismini fetih sırasında surları döven bazı top güllelerinin kapı üzerine yerleştirilmesinden dolayı almıştır. 19. yüzyılın ortalarında İstanbul surlarını gezen kimi seyyahlar duvarlara yerleştirilen bu toplardan bahseder. Kapının sağ tarafında İstanbul’un fethi ile ilgili bir kitabe vardır.

Topkapı civarında Mimar Sinan’a ait iki cami bulunur: Arakiyeci İbrahim Ağa Camii ve Kara Ahmet Paşa Camii. Arakiyeci İbrahim Ağa Camii içindeki çinilerle özellikle ilgi çekerken; avlusu medrese olan Kara Ahmet Paşa Camii hem külliye olarak hem de içindeki kalem işlemeleriyle oldukça güzeldir.

İç surla dış surun arasında peribolos denilen, 15-20 metrelik bir koridor bulunur. Bu koridor, kuşatma sırasında askerlerin surlar arasında rahat hareket edebilmesi için özellikle tasarlanmıştır. Fatih Belediyesi’nin Topkapı Sosyal Tesisleri şuan bu koridoru kafe olarak kullanıyor. Yani Topkapı Surları şuan kafe olarak kullanılıyor. Bu tesiste bir çay içebilir, güvenli bir şekilde “peribolos”ta dolaşabilirsiniz.

Topkapı’dan sonra düzlük alan son bulur ve yokuş aşağı, bir zamanlar Lykus Deresi’ne yataklık eden Vatan Caddesi’ne doğru yürümeye başlarsınız. Hendeklerin burada olmamasının nedeni de bu yokuşlu yapıdır zaten. Surların en zayıf noktasıda burasıdır. İstanbul’un Fethi’nde, esas çatışma bu alanda gerçekleşti ve şehre bu civardan girildi. Sur kulelerinden birinin üzerinde Ulubatlı Hasan’ı anan bir levhanın çakılı olması bu yüzden tesadüf değil.

Vatan Caddesi’nden sonra Sulukule Kapısı’na doğru rampa çıkarsınız. Sur boyunca artık size hendekler değil, çimler eşlik eder.

 Altından su geçen kapı: Sulukule Kapısı

Sulukule Kapısı

Ortaçağ’da her kalenin bir su kulesi bulunurdu.Dışarıdan şehre giren suyun surlardan geçisi bu kule aracılığıyla sağlanırdı zira. Suyun gireceği yerden insandan girebileceği için bu geçişin emniyetli olmasına özellikle dikkat edilirdi. Bu emniyeti sağlayan su kulesi burada bulunduğu için kapı, Sulukule Kapısı olarak adlandırıldı.

Sulukule Kapısı, en erken dönem açılan kapılardan ama zamanla küçültülmüş. Hem sivil hem de askeri bir kapıydı. Kapı üzerinde bulunan haç kabartması özellikle dikkate değerdir. Sulukule’nin adını verdiği semt kentsel dönüşüme girmişti 3-5 yıl önce. Dönüşümün bitmesine az bir zaman kalmış. Sulukule artık koleji, sanat akademisiyle lüks bir mekan olmuş.

İstanbul’u Edirne’ye açan kapı: Edirnekapı

Edirnekapı

Sulukule Kapısı’ndan birkaç yüz metre yukarıda bulunan Edirnekapı, yedi tepeli İstanbul’un 6. tepesi olup en yüksek tepesidir. Tam 76 metre. Taksim Meydanı’nın yüksekliğinin yaklaşık 90 metre olduğunu düşünürsek yedi tepeli İstanbul’un tepelerinin hal-i pür melalini tam anlamıyla anlamış oluruz.

Kapı, adını Edirne yolu üzerinde bulunmasından alıyor. Altınkapı’dan sonraki en önemli kapı budur. Kimi Bizans imparatorları bu kapıyı kullanarak sefere çıkmışlardı. Hatta Osmanlı padişahları da Eyüp’te kılıç kuşandıktan sonra bu kapıdan İstanbul’a giriyorlardı.

Edirnekapı’dan Tekfur Sarayı’na doğru sıralan surların üzerine çıkılabilmesi için merdivenler bulunuyor. Özellikle yaklaşık 25 metre yüksekliğe varan burcun  tepesine çıkıp İstanbul’un panoramasını izlemek zordur, kimi zaman da tehlikelidir ama değer.

Edirnekapı’da illa görülmesi gereken yapıları sıralayacak olursak bir Mimar Sinan eseri olan Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi; Bizans fresk ve mozaikleriyle ünlü Kariye Müzesi; bir Bizans sarayı olan Bleherna Sarayı’ndan kalan tek bölüm olan Tekfur Sarayı ilk etapta görülmesi gereken tarihi yapılar olarak sıralanabilir.

Tekfur Sarayı’ndan sonra Theodosius Surları bitip 2. bölüm surlar başlar. Surlar burada bombeli bir hal alırlar. Çünkü buradaki surların yapılış amacı Bizans imparatorluk sarayı olan Blekhernai Sarayı’nı sur kompleksi içine almaktır. Bu surlar Manuel Komnenos, Heraclius, Leon hanedanlıkları döneminde yapıldıklarından, hanedanlığın adlarıyla adlandırılırlar. Birbirinden yapıca da farklıdırlar.

İkinci bölüm surlar:  Komnenos, Heraclius ve Leon Surları

Komnenos Surları

Tekfur Sarayı’nın önünden Haliç’e inen surlar tek bir surdan oluşuyor ve hendeği yok. Buradaki surlara ve sur kulelerine bakarsanız surların diğer bölümlerine nazaran daha yüksek yapıldıklarını görürsünüz. Nedeni tek bir surdan oluşmanın yarattığı güvenlik açığını yok etmektir.

Tekfur Sarayı’ndan sonraki surlar 1. Manuel Komnenos Surları olarak bilinir. 1. Manuel Komnenos, Sultanahmet’te bulunan Büyük Saray’ı  komple  Blekhernai Sarayı’na taşıyan imparatordur ve sarayı şehir içine almak için bu surları yaptırmıştı.

Manuel Komnenos Surları’nın ortalarında bir yerde Kara Surları’nın son sivil kapısı olan Eğrikapı bulunur.

Neden eğri olduğu belli olmayan kapı: Eğrikapı

Eğrikapı

Eğrikapı’nın adının nereden geldiği sorusu tartışmalı bir sorudur.Lakin, Şeyh’ül Seyyah Evliya Çelebi’ye sorarsanız, fetihten sonra bu civara Eğirdir’den gelen bir grup göçmen yerleştirildiği içindir der; aynı dönemin seyyahı ve tarihçisi olan Eremya Çelebi’ye sorarsanız, kapının iki kanadının tam  karşılıklı olmamasından dolayı kapıya bu ad verilmiştir; modern Evliya Çelebi olarak kabul edilen John Frelly’e sorarsanız, kapıya giden dar yolun eğriliğinden almıştır. Rivayetler muhtelif.

Eğrikapı’dan içeri girince iki sokak sonra solda Panayia Suda Kilisesi ziyaret edilebileceği gibi Eğrikapı dışında bulunan Kırkçeşme Maksemi de ziyarete edilebilir.

Manuel Komnenos Surları II. İsaakios Angelos Kulesi’ne kadar yani meşhur Anemas Zindanları Kulesi’ne kadar devam eder. (Üstteki fotoğrafta caminin aşağısında kalan kuledir.) II. İsaakios Angelos Kulesi’nden sonra surlar iki katmanlı bir hal alırlar. İç sur katmanını Herakleios, dış sur katmanını ise V. Leon yaptırmıştır. Bu iki katmanlı sur yapısı burayı bir çeşit iç kaleye çevirmiştir. İç kalenin içinde İstanbul’un fethine katılmış erenlerden biri olarak kabul edilen Toklu İbrahim Dede Türbesi ve Haziresi bulunmaktadır.

Türbeyi, Hacı Hüsrev Parkı’na bağlayan kapı, tarihi bir kapı değil. Ayvansaray’la Eyüp tarafının bağlantısını kurmak için 1990’larda açılan bu kapı, en son açıldığından mütevellit Sonkapı olarak adlandırılıyor.

Bu kapının önünde sahabe mezarlarının bolca bulunmasının nedeni 8. yüzyılda Arapların İstanbul kuşatması sırasında en yoğun çatışmanın bu bölgede olmasından kaynaklanır.

Bu kapının civarında bulunan Bleherna Sarayı’nın ayazması olan  Bleherna Ayazması; Toklu Dede Türbesi ve haziresi ; Bizans kilisesiyken camiye çevrilen Atik Mustafa Paşa Camii; Haliç gezisi boyunca karşılaşabileceğiniz en anıtsal Türk yapısı olan İvaz Efendi Camii ve Bizans’ın ünlü zindanlarından olan Anemas Zindanları özellikle görülmeli.




Yorum yapmak istermisiniz?

———————————————————–

————————————————————

———————————————————-

———————————————————-

———————————————————

———————————————————

———————————————————

——————————————————–

————————————————————

——————————————————–

———————————————————

———————————————————–

——————————————————-

———————————————————–

E-mail adresinizi yazın

yeni yazılar posta adresinize gönderilsin
(E-posta adresinize gönderilen linki tıklamayı unutmayın)

——————————————————–

————————————————————

YAZI ETİKETLERİ

———————————————————-

———————————————————–

Yazıların ve fotoğrafların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

————————————————————–

Bu sitede emeğe saygı esastır