“Ölmedim, uyuyorum”

Kırların, çimenlerin arasında uzun zaman kuluçkaya yatan bir ördek varmış. Sıkıcıymış yumurtaların üzerinde günler süren bu kuluçkaya yatma meselesi ama ne yaparsın, analık işte. Ördek ana bir gün yumurtaların tek tek çatlayıp, yavruların doğumunu görünce sevinçten ağzı kulaklarına varıyor vak vak diyormuş. Ama yumurtaların en iri olanı bir türlü çatlamak bilmiyormuş. Sonunda günler günleri kovalamış ve yumurta çatlamış.

Anne, yumurtadan kafasını çıkaran yavruyu daha ilk gördüğünde yavrunun farklı olduğunu anlamış. Çünkü hem diğer yavrulara nazaran daha iriymiş hem de gri renkteymiş. Neyse demiş anne ördek, zamanla değişir.

Zaman ilerliyormuş, günler günleri kovalıyormuş ama yavru ördek hala gri renkteymiş. Kardeşleri onunla “çirkin ördek yavrusu” diyerek dalga geçiyorlarmış. Biz böyle birini aramızda istemiyoruz diye söyleniyorlarmış. “Senin gibi çirkini kedi kapsa da kurtulsak” diyorlarmış. İtip kakıyor, ısırıyor, alay konusu yapıyorlarmış. Oyunlarına almıyorlar, dışlıyorlarmış. Ama  gururluymuş çirkin ördek yavrusu. Yalvarmazmış.  Ne olur beni de aranıza alın demezmiş.

Bir gün alıp başını gitmiş çirkin ördek yavrusu. Kendine yaşayabileceği yeni bir yer aramış.

Uça uça yaban ördeklerinin bulunduğu bir bataklığa gelmiş. Geceyi orada geçirmiş. Sabah olunca uyanan yaban ördekleri bir de bakmışlar ki yanlarında yabancı biri var. Sen de kimsin diye sormuşlar. İncelikle bütün ördekleri selamlamış çirkin ördek yavrusu. ” Çok çirkinsin ama burada kalabilirsin” demişler sonra ama tek bir şartla ” bizim kızlardan birine takılma.”

Zaten çirkin ördek yavrusunun da evlenme gibi bir düşüncesi yokmuş. Kalacağı, ait olabileceği bir yer lazımmış ona. İki gün kalmış orada. Bataklığın suyundan içmiş, sazların arasında keyif yapmış. Üçüncü gün ” Dan! Dun” sesleriyle uyanmış. Yaban ördekleri havaya uçuyor “Dan dun” diye sesler geliyor, sonra kanlar içinde bataklığa düşüyorlarmış. Korkusundan hiç hareket edememiş. Terk etmeye karar vermiş. Burası kalabileceği bir yer değilmiş çünkü.

Akşam olurken yoksul bir köylünün kulübesine varmış. Rüzgar sert esiyormuş. Kulübenin sıcak olabileceğini düşünerek içeri girmiş. Geceyi rahat mı rahat, sıcak mı sıcak bir ortamda mışıl mışıl uyuyarak geçirmiş. Sabah kalktıklarında yaşlı bir kadından, bir kediden ve bir tavuktan oluşan ev ahalisi bir de bakmışlar ki evde yabancı biri var. Yaşlı kadın sevinmiş, avuçlarını ovuşturarak tavuktan sonra artık ördek yumurtamız da olacak demiş. Ama çirkin ördek yavrusu yumurtlayamıyormuş. Zorluyormuş ama bir türlü başaramıyormuş. Tavuk sormuş ” Ne zaman yumurtlayacaksın?” ” Ben yumurtlayamam” demiş çirkin ördek yavrusu. Tavukta o zaman demiş ki, “sus ve otur oturduğun yerde.”

Çirkin ördek yavrusu bakmış olacak gibi değil “Ben”” demiş “sanırım dünyayı dolaşsam iyi edeceğim.”

Tıpkı bu masalın yazarı Hans Cristian Andersen gibi.

Bir çirkin ördek yavrusu olarak Andersen

Kocaman elleri ve ayakları olan, koskocaman bir burnu bulunan, upuzun boylu, biçimsiz görünümlü, üstelik çirkin bir sese sahip olan Andersen’de böyle biriydi. Çirkin ördek yavrusu gibiydi. Kaderi de çirkin ördek yavrusunun kaderiydi. Toplumdan farklı biriydi. Bu yüzden de sürekli dışlandı Andersen. Bir yer de tutunamadı. Dünyayı dolandı. Ne bir ailesi oldu ne de bir evi. Otellerde kaldı hep. Yurtlarda, malikanelerde… Hep gezdi. Hayatının dokuz yılını dünyayı gezerek geçirdi.

Hans Cristian Andersen, Danimarka’da yoksul bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde yıl 1805’ti. Baba ayakkabıcılık, anne çamaşırcılık yapıyordu ama tek gözlü bir odada yaşayayacak kadar yoksuldular.

Oyuncak olarak hayalgücünden başka pek de bir varlığa sahip olmayan Andersen kendi oyuncaklarını kendisi yaratıyordu. Bir oyuncak tiyatrosu yapmıştı mesela. Kuklalarını giydirmiş dekorlarını hazırlamış kendi uydurduğu oyunları oynatıyordu. Bazen de Şekspirin oyunlarını oynatıyordu. Öyleki şekspirin bir çok oyununu ezbere biliyordu. En büyük tutkusu tiyatro sanatçısı olmaktı. Bu amaçla 14 yaşında Kopenhag’a gitti ama başarılı olamayacağını anlayınca zamanının çoğunu  çocuklarla geçirmeye başladı. Saatlerce yanlarında oturuyor, onlara peri masalları anlatıyordu. Zaman zaman da yanında taşıdığı makasını ve kağıtları çıkarıyor, ayaküstünde çocuklara elişi örnekleri hazırlıyordu. Kestiği kağıtlarla ip üzerinde dans edenleri canlandırıyor ya da kağıttan leylekler, kuğular yapıyor ırmağın üzerinde yüzdürüyordu. Masalları 150’den  fazla dile çevrilecek olan  masal üstadı böyle yetişiyordu.

70 yıllık hayatına 150’den fazla masal, 1000’den fazla şiir, 5 gezi kitabı, 6 roman, 30 yakın opera metni ve oyun sığdırdı.

Sayılardan da anlaşılabildiği gibi oldukça üretken ve verimli olan Andersen esas ününü masallarıyla sağlamıştı. İlk masalını yazdığında 17-18 yaşındaydı. “Don yayğından mum” adını taşıyan masal, 6 sayfadan oluşuyordu ve iç güzelliği farkedilene kadar ihmal edilen, kirlenen saygıdeğer bir mumun acıklı hikayesini anlatıyordu.

Andersen’in masalları

150’den fazla masalı olan ve masalları 150 den fazla dile çevrilen Andersen’in bi’çok masalı mutsuz sonla bitiyordu. Hatta mutsuz sonla bitmeyenlerin de bile bir çeşit mutsuzluk vardı.

Andersen çocukluğunda büyük acılar çekmiş ve bunu masallarına yansıtmıştı. Onun masalları diğer masallara pek benzemiyordu. Bu masallar yaratılmış en özgün masallardı. Masal deyince akla ilk eğlence, mutlu son, hoşça vakit geçirme gelirdi. Ama onun masalları eğlendirmez, aksine hüzünlendirirdi okuyucuyu. Okur, bu masallarda gerçek bir yön arardı. Çünkü okur, Andersen’in hayatını okurken farkına varacaktı ki bu masallar otobiyografik izler taşırdı. Andersen hayat hikayesini fazlaca yansıtmıştı masallarına.

Tolstoy, Andersen’in masalarını okuyunca Andersen’in çok yalnız bir adam olduğunu bir anda bütün açıklığıyla hissetmişti. Gerçi hayatını bilmiyordu ama serserice bir yaşam sürdüğünü, çok gezdiğini tahmin etmişti.

Ölmedim uyuyorum

Ölüm, Andersen’in en büyük korkularından biriydi. Hatta diri diri gömülerek ölmekten öylesine korkuyordu ki, yatağının yanında büyük puntolarla yazılmış ” Ölmedim, uyuyorum” levhasını asılı tutardı hep.

Masallarında sıkça kullandığı temalardan biriydi, ölüm.

Papatya masalında güzel bir papatyayla bir özgür  kuş vardı mesela ama masalın sonunda kuş kafese kapatılıp ölüyor, papatya da koparılıp yolun kenarına fırlatılıyordu. Dayanaklı Kurşun Asker masalındaysa kurşun asker sobanın içinde eriyordu. Kibritçi kız kibritleri tükendiği için soğuktan donarak ölmüştü. Gül Perisi masalı korku filmlerini aratmayacak kadar korkunçtu mesela. Mutlu bir çift sevgili vardı ama kızın abisi bu aşkı istemiyordu. Sonuçta kızın abisi bir plan kuruyor ve erkeğin başını kesip ağacın altına gömüyordu. Sonrasında kız  sevgilisinin kesik başını alıp saksının içine koyuyordu. Sonra abisi ölüyor, kız ölüyor saksıyı birisi alıyor  elinden düşürüyor saksı kırılınca kesik baş ortalığa dağılıyordu.

Ölüm neden bu kadar ilgilendirmişti Andersen’i. Hani insan korktuğunu merak eder ya, onun için mi? Yoksa korkusuyla yüzleşmek için mi?

Geziye çıkmak yaşamaktır

Bir mektubunda “Geziye çıkmak yaşamaktır” diyordu “İşte o zaman yaşam canlanır, zenginleşir, insan bir pelikan gibi kendi kanıyla değil doğayla beslenir.”

Önceleri kendi ülkesinde küçük çaplı geziler yapan Andersen, ilk kapsamlı gezisini 28 yaşındayken Fransa, İsviçre, İtalya ve Almanya’yı dolaşarak yapmıştı. Avrupa’yı ülke ülke dolaşan Andersen gezmediği zamanlar seyahatnameler okuyarak  seyyah ruhunu canlı tutuyordu.

35 yaşına geldiğinde Avrupa’da gezmediği ülke kalmamış gibiydi. Doğuya gitmek istiyordu. O zamanlar Avrupa’da Doğu seyahati yapmak, merakı da aşan adeta moda tarzında bir şeydi. Doğu’yu gezmeden seyyah sayılmazdınız. Şarttı Doğuyu gezmek. Çünkü 19. yüzyılda Avrupa Doğu’yu merak ediyor, geziyor ve  Doğu üzerinden kendini tanımlıyordu. Kendisinin ne kadar uygar ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren bir aynaydı Doğu.  Büyüklenmek için böbürlenmek için Doğu’ya seyahat fırsattı. Kibir gani ganiydi maşallah.

1840’ın ilkbaharında bir seyahat planı hazırladı. Seyahati Viyana’dan kalkacak bir gemiyle başlayacak Tuna nehri üzerinden Karadeniz’e oradan da İstanbul’a uzanacaktı. Gezinin maliyet kısmını da Melez adlı oyunun sahnelenmesinde elde edeceği kazançla yapacaktı.  Bir ölüm bu planın üzerine bir kabus gibi çöktü. Kral 6. Frederick’in vakitsiz ölümü oyunun sahnelenmesini geciktirdi. Gezi de iptal edildi.

Yılmadı tabi Andersen. Doğu gezilecekti. Yeni bir plan yaptı. Plana göre sonbaharda Almanya’dan yola çıkacak Kuzey İtalya üzerinden Roma, Napoli, Malta ve Atina’ya oradan da  İzmir’e uğrayacaktı. Çanakkale Boğazı yoluyla Nisan 1841’de İstanbul’da olacak, 36. yaşını Boğaziçi’nde balık yiyerek kutlayacaktı.

Andersen Gelibolu’daki cambazlıkları

Nisan’dı. Gemi Atina’dan yola çıkalı üç gün olmuştu. Gemi, Çanakkale Boğazı’nda bir tarafına Asya bir tarafına Avrupa kıtasını almış  ortalama süratiyle ilerliyordu. Andersen bu manzarayı kaçırmak istemiyordu. Kıyıyı izlemek için geminin küpeştesine doğru yöneldi.

Türk kadınları oturuyordu burada. Amacı Asya ve Avrupa kıtalarına yarenlik yapan kıyıyı izlemekti ama hanımlara bakmadan da edememişti. Yemek yiyorlardı ve yaşmaklarını indirmişlerdi. Güzel görünüyorlardı. Yüzlerinde Asya’nın gizemli çekiciliği vardı. Demesine göre kadınlar da Andersen’i süzmüşlerdi. Hatta aralarında en genç ve en güzel olanı pek neşeliydi ve yanındaki yaşlı kadına Andersen’den bahsetmişti. Orası darı ambarı mıydı? Ve Andersen aç bir tavuk muydu yoksa?

Çok geçmedi. Uyarıyı yedi Andersen. Fazlaca bakmıştı herhalde. Yoksa bakıp bakıp hülyalara mı dalmıştı? Genç bir Türk yanına yaklaşmış Fransızca konuşarak, peçesiz kadınların yüzlerine bakmanın ülkesinin geleneklerine aykırı olduğunu söylemişti. Hanımlarının kocalarının nasıl ciddi bir tavırla kendisini süzdüklerini anlamış mıydı? Yok eğer anlamadıysa başka yollardan anlatılabilirdi kendisine. Andersen akıllı adam olsa gerekti. Morarmış bir gözle, hırpalanmış bir bedenle İstanbul’a girmek istemezdi herhalde.

Küpeşte de rastladığı bu aile, kahve tütün çubuğu içen aile reisiyle, yaşmaklı kadınları ve zenci halayıklarıyla tam bir şark görüntüsü sunuyordu. Aileyi tanımak istemişti.

Ailenin en büyük kızı babasına kahve tütün çubuğu ikram ederken, küçük kızları da aralarında koşuşturuyordu. Bu tür durumlarda ailenin yanına yaklaşabilmek için en geçerli çözüm ailenin çocuklardan biriyle ilgilenmekti.

Henüz üç-dört yaşında olan kızların en küçüğüyle ahbaplık edip, meyve verip şakalaşmak istedi. Ama bu küçük vahşi keçi kaçıp, zenci halayıklardan birinin arkasına geçti ve kadının uzun peçesinin altına sadece dışarıdan yüzü görünecek bir şekilde gizlendi. Bir yandan kahkaha atarken bir yandan da öpücük verecekmiş gibi dudaklarını uzattı sonra da kıkırdayarak ablasının yanına koştu.

Ablası altı yaşında çok güzel bir kız çocuğuydu. Bu yaşmaksız Türk kızı sarı çizmelerinin üzerine keçi derilerinden terlikler geçirmişti, açık mavi ipekli şalvar, kırmızı çiçekli bir elbise ve siyah kadifeden yapılmış, kalçalarına kadar inen ceket giymişti; aralarında küçük altın paralarında bulunduğu kalın saç örgüleri omzundan aşağı sarkıyordu. Başına simli kumaştan bir başlık takmıştı.

Hemen can ciğer dost oldular küçük kızla. Küçük kız  oyuncağını gösterdi. Her iki kulağının arkasında minicik birer kuş bulunan at biçiminde bir su testisiydi bu. O an Türkçe biliyor olabilmeyi çok istemişti Andersen. Çünkü hemen bir masal uydurup anlatacaktı ona.

Küçük kızı dizlerinin üzerine oturttu o da küçük elleriyle yanaklarına dokundu. Züleyha gözlerinin içine öyle sevgiyle öyle güvenle bakmıştı ki onunla konuşmak zorunda hissetmişti. Danimarka dilinde bir şeyler söyledi. Küçük kız o kadar gülmüştü ki bu sözlere kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Şimdiye kadar hiç duymadığı ve kendisi için uydurulan bir tür kuş dili olduğunu  zannetmişti herhalde.

Gemi Çanakkale boğazından Marmara denizine doğru yol alırken Asya’nın küçük kızı  ona bir öpücük kondurmuştu. Adı Züleyha’ydı.

Solda yer alan Gelibolu kenti, nedense kapkaranlıktı. Beyaz, yüksek minareler hesaba katılmazsa Kuzey İsveç’teki kentlere benziyordu.Küçük bahçelerin içindeki evlerin çatıları, Kuzey ülkelerindeki evlerin çatıları gibi dik ve kırmızıydı çünkü. Evlerin çoğu hayli dalgalı olan ve buz gibi rüzgarların estiği denize doğru sıralanmıştı.

Akşam yemeğine doğru Poyraz sert esmeye başlamıştı. İtalya’dan itibaren gemiyle yolculuk yaparak tüm güney denizini dolaşan Andersen ne bu kadar sert ne de bu kadar soğuk bir rüzgarla karşılaşmıştı. Deniz kopkoyu ve köpük köpüktü. Dalgalar geminin ana direğine çarparak ön tarafta oturan Türklerin üzerine boşalıyordu. Hatta bir tanesi öylesine kuvvetli bir dalga yemişti ki sırılsıklam olan cüppesini silkelemek ve su dolan başlığını boşaltmak zorunda kalmıştı.

“Ben denize dayanıklı bir yapıdayımdır; ancak bu rüzgar tıpkı kuzeydeki gibi dayanılmaz derecede soğuk” diyordu Andersen. Bahsettiği Poyraz’dı. Poyraz Marmara’nın olduğu kadar İstanbul’unda meşhur rüzgarlarındandı. Bu memlekette birçok şey bu rüzgara göre ayarlanırdı. Bu rüzgar sayesinde İstanbul’dan  Atina’ya 3 günde de gidebilirdiniz, 30 günde de. Poyraz bilirdi. O, bir tür Poseidon’du.

Akşam yemeğinden sonra Marmara sahilleri görününce deniz biraz durulmuştu. Batmakta olan güneş, yemyeşil ağaçlı ve mermer kayalı Marmara Adası’nın üzerine son ışıklarını gönderiyordu. Bir masal üstadı olarak, Binbirgece Masalları’nı hatırladı bir an. Çok soğuk olmasına rağmen kendisini bu harkulade masallardan birinin içinde hissetmişti.

Andersen İstanbul’da

Zor bir geceydi.  Fırtına şiddetini artırmıştı. Kamarasına çekilip, ranzasına uzandı. Zaman bir sümüklüböcek olmuş kamarasının ahşap duvarlarında ağır ağır dolanıyordu. Saatine baktı. Daha gece bile olmamıştı. Zaman nasıl da ağır ilerliyordu.

Gözlerini açtığında geceki fırtınanın ardından doğan sabah güneşi bulutlar ve sisle mücadele halindeydi. Arkalarında Marmara Denizi koyu yeşil dalgalarla köpürüp koşarken, önlerinde dev hayal kenti İstanbul uzanıyordu.

Boğazın her iki yakasında karşılıklı  uzanan ve sayıları yüzleri bulan kubbeli, altın alemli camiler Nuh’un Gemisi’ne benziyorlardı. Gri bulutlu gökyüzünün içinde pırıl pırıl parlayan minareler göğe uzanan zarif sütunlar gibiydiler. Aşı boyalı binaların, camilerin arasından, mezarlıklardan serviler arabeskvari boylarını uzatmışlardı.

Karacaahmet Mezarlığı

Asya’da serviler binaların, camilerin arasından başını uzatmamış uçsuz bucaksız bir orman oluşturmuştu adeta. Burası Türklerin Asya yakasındaki en büyük kabristanıydı, Karacahmet Mezarlığı’ydı.  Andersen’in duyduğuna göre ya da bir masal üstadı olarak uydurduğuna göre bu kabristanın alanı öyle genişmiş ki buğday ekilse bütün kenti doyururmuş, burada ki bütün mezar taşları kullanılsa İstanbul’u kuşatacak yeni bir sur inşa edilebilirmiş.

Karacahmet Mezarlığı nüfusu milyonları bulan, göğe uzanan servileriyle hayata bağlanan birbirinden sanatkârane mezar taşlarıyla sanat bahçesini andıran ölümün mekânı, hayatın namekanıydı.

Karacahmet Mezarlığı sadece İstanbul’un değil üç kıtaya yayılmış yüzölçümü milyonlarca kilometrekareyi bulan Osmanlı topraklarının en büyük mezarlığı olup, dünyanın da sayılı mezarlıklarındandı. Mezarlığın tarihi 1352 tarihine kadar uzanıyordu. Hatta bir iddiaya göre Araplar 7 .yüzyılda İstanbul’u kuşattıklarında şehitlerini buraya gömmüş olduklarından mezarlığın tarihini 7. yüzyıla kadar götürmek mümkündü. İster birinci iddia ister ikinci iddia doğru olsun Karacahmet’te tek bir Bizans lahtine ve mezartaşına rastlanmaması Karacaahmet’i tam bir Müslüman mezarlığı yapıyordu. Mezarlığa ölülerini gömmek için ilk kazmayı Müslümanlar vurmuştu.

Mezarlığın tarihini Araplarla başlatan iddia bir kenara bırakıldığında, Orhan Gazi’nin 1352 yılında Üsküdar’ı fethetmesinden sonra Üsküdar, Müslüman yerleşimine konu olmaya başlamıştı. Zamanla yerleşimin artması sonucu nüfus çoğalmış, ahali de ölülerini buraya gömmeye başlamıştı. İşin ilginç tarafı Karacaahmet Mezarlığı’na sadece Üsküdar’daki ya da Kadıköy gibi yakın çevredeki cenazeler gömülmüyordu. Avrupa yakasından da cenazeler teknelerle buraya taşınıyordu. Hal böyle olunca bir iddiaya göre Karacaahmet’teki  mezar sayısı milyonu aşıyor hatta 150 milyonu buluyordu. Müslümanlarda cenazeleri üstüste gömmek gibi bir gelenek olmadığından Karacaahmet’in sınırları yıldan yıla genişiliyor, Türkler mezarlıklarına servi ağacını dikmeyi gelenek haline getirdiğinden Üsküdar’ın bağrında dev bir servi ormanı gün geçtikçe büyüyordu.

Seyyahlar ve Osmanlı mezarlıkları

İstanbul’a gelen bir çok seyyah  Osmanlı mezarlıklarıyla ilgili yer yer detaylı yer yer de bir kaç cümlecikte olsa bir şeyler karalamış, öyle gitmişlerdi. Çünkü Osmanlının mezarlıkları bakımsız olmaları,  kendi haline terkedilmişlikleriyle ölümün yalnızlığını iyi temsil ediyor,  mezartaşlarıysa sanatkàrane işçiliğiyle, başlıklarıyla, hat yazılarıyla bu yalnızlığa güzelleme yapıyorlardı. Hatta İstanbul’a birkaç kez gelen ünlü Fransız edebiyatçı Gerar De Nerval, İstanbul’da Boğaziçi’nden, saraylardan, köşklerden, sokaklardan  daha fazla mezarlıkları beğenmişti.

Karacahmet Mezarlığı, Hz. Muhammet’i Hicret’ten sonra evinde uzun müddet misafir eden ve Hz. Muhammet’in sancaktarlığını da yapan Eyyub El-Ensârî’nin türbesinin  bulunması nedeniyle Eyüp’ün, seyyahların kaldığı yere yakın olması vesilesiyle de  Büyük ve Küçük Mezarlık’ın gölgesinde kaldığından seyyahların pek dikkatini çekmemişti. Dikkat çeken varsa da seyahatnamesinde Üsküdar’dan bahsederken bir kaç cümlecikle geçiştirivermişti. Ama Andersen öyle değildi. Seyahatnamesinde  “Scutari Kabristanı” adı altında Karacaahmet Mezarlığı için özel bir bölüm ayırmıştı.

Türklerin en büyük mezarlığı neden Üsküdar’da?

Türklerin en büyük mezarlığı neden Üsküdar’da sorusu can alıcı olduğu kadar, gizemli bir soruydu.

Andersen bu sorunun cevabını ne tarihsel bir nedene ne de bir tesadüfe dayandırmıyor, bir medeniyet meselesine dayandırıyordu. Ona göre Türkler, kendilerini Avrupa’ya yabancı hissediyor bu yüzden ebedi huzura kavuşmak için bir Asya toprağı olan Üsküdar’ı seçiyorlardı.

1698’de İstanbul’a gelen seyyah La Motraye Türklerin en büyük mezarlığının Üsküdar’da bulunmasının nedenini dost muhabbetinde duyduğu bir söylenceyle açıklıyordu. Sakalı dizlerini bulan, yırtık pırtık elbiseli, sürekli gezip duran, dua  ederek insanları hak yoluna çağıran bir derviş işaret parmağını göğe dikmiş  Osmanlının bir gün Avrupada’ki bütün topraklarını kaybedeceği kehanetinde bulunmuştu. Kehanete inanan Türkler öldükten sonra bile Hristiyanların egemenliği altında kalmak istemediklerinden Üsküdar’daki bu mezarlığa gömülmek istemişlerdi.

Ama Müslümanların en büyük mezarlığının Üsküdar’da olmasının biricik nedeni ne Andersen’in dediği gibi bir medeniyet meselesi ne de La Motraye’nin dediği gibi göğe parmağını uzatan bir derviş meselesiydi. Osmanlı için inanç meselesiydi. Peygamber toprağı meselesiydi. Peygamber topraklarına bir nebze olsun yakın olma meselesiydi.

“Türkler doğan her çocuk için çınar ölen her kişi için servi dikerler”

Andersen, Karacaahmet Mezarlığı’nın devasa boyutta olmasını Türklerin, ölünün kabrini evi olarak görüp korumalarından ötürü bir ölünün üzerine bir başkasını gömmemelerine böylece mezarlığın gün geçtikçe büyümesine bağlarken, mezarlığın bağrında peyda olan dev servi ormanının varlığını Türkler’in doğan her çocuk için bir çınar ölen her kişi içinde bir servi dikilmesine bağlamıştı.

Ulu servilerin altında mezartaşları, biçilmiş ekin tarlaları gibi birbirine bitişik uzanmaktaydı. Eski, gerçek mümin olan Türklerin kabirleriyle yeni, yarı- Avrupalı neslin yattığı yerler kolaylıkla ayırdedilebiliyordu. Anlaşılan Andersen’e göre kendini mezartaşında bile belli eden bir tür “gerçek müminlik” vardı ve Asya’lıydı, Avrupa’dan uzaktı. Avrupa’ya yaklaştığınız oranda onu kaybediyordunuz üstelikte tam Avrupalı olamıyordunuz. Ancak “yarısı” olabiliyordunuz. Onunda bir kıymeti harbiyesi yoktu zaten.

Şarkta kadının hayatı adına “mahrem” denilen bir perdenin arkasında geçerdi. Kadın hep bu perdenin arkasına gizlenir, peçesini açıp etrafına bakan bir kadın gibi arasıra perdeyi sıyırır öyle izlerdi hayatı. Mezar taşlarına baktığı zaman aynı mahremliği görmüştü Andersen. Erkeklerin mezar taşlarında hayatlarına dair teferruatlı bilgiler yer alırken şu an tam da karşında durdurduğu mezar taşına yıldızlı bir nilüfer çiçeğinden başkaca hiçbirşey nakşedilmemişti. Ne bir yazı ne bir kelam göünüyordu. Kadın ölümünde bile örtülüydü şarkta, yabancılara mahremdi.

Andersen’in hayalleri

Gece mehtaplıydı. Kabirler servilerin altında sessiz ve yapayalnız yatıyorlardı. Gece mezarların üzerinde uykuya dalmıştı. Ağaçlar nasıl da karanlıktı.

Kargacık burgacık patikanın üzerinde kızıl güller gibi parıldayan bir nokta yavaş yavaş büyüyordu. Yaşlı bir adam atının üzerinde elinde iki fenerle yaklaşıyordu. Binlerce ölünün arasında yol alıyordu ama  ölüleri düşündüğü yoktu bu ihtiyarın, aklı dirilerdeydi. Şimdi ölülerin içinde yavaş yavaş salınan bu ihtiyar az sonra güzel ve işveli karılarıyla beraber yaşadığı zarif evinde yumuşacık minderlerine yayılarak vücudunu dinlendirecek, sıcak pilavını yiyip tütün çubuğunu yakacak, en genç hanımı yanaklarını okşarken diğerleri bir komedi oyunu olan gölge oyununu oynatacaktı. İhtiyar, binlerce kabirin arasında hayatı düşünüyordu. İhtiyar belki de şu an Fatiha okuyordu. Ama önemi yoktu bunun. Andersen böyle düşünüyordu.

İhtiyar, gözden kaybolduğunda etraf birden ıssızlaştı. Ne bir fener ışıldıyor ne de atlar geçiyordu yanlarından. Yalnızca ayak sesleri duyuluyor, ilk kadınını göğsüne bastıran İsmail kadar hoş, güçlü genç bir adam yaklaşıyordu. Az önceki ihtiyar gibi, yaklaşan bu genç adamın da aklında aynı düşünceler vardı. Bu genç adam sevişmek, her üzümün bağından tatmak isteyen biriydi ve kor haline gelmiş bir hayat gibi ölülerin kabirlerinin üzerinden geçerek sevgilisiyle buluşmaya gidiyordu.

Ölülere bakmıştı ama ölümü görmemişti Andersen. Ne cennet ne cehennem, ne Kuran ne İncil, ne günah ne sevap ne de kabir azabı. Tüm ilhamını hayattan alan hayata hayat katan, hayatın biricik enerjisi olan aşkı ve seksi görmüştü. Hem ölümün mekânına gitmişti hem de onu düşünmeden geri dönmüştü. Ölümden ölesiye korkuyordu çünkü. Ondan uzaklaşmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Yatağının yanına büyük puntolarla yazılmış ” Ölmedim, uyuyorum” levhası bir klasiktir.

Ama korku en güçlü duyguydu. Sizi ittiği kadar çekerdi de. Bazen ondan kaçardınız bazen de ona kaçardınız. Karacaahmet Mezarlığı’na gitmesi korkunun bu çekimindendi. Kim bilir belki de onla yüzleşmeye, onu yenmeye gitmişti. Ama yenememişti. Görmemişti ki çünkü.

Bu yaziya 1 yorum yapilmis.

  • E postadan yeni okudum, çok güzel bir yazı. Yalnız “Andersen’den 30 yıl sonra 1698” tarihi nasıl oluyor? İyi günler

Yorum yapmak istermisiniz?

Hazırlamış olduğum bilgi yarışması uygulamasını Google Play'den indirin ▼
------------------------------------------------------

——————————————————-

İstanbul’u eğlenerek öğrenin

———————————————————-

———————————————————–

———————————————————–

————————————————————

———————————————————-

———————————————————-

———————————————————

———————————————————

———————————————————

——————————————————–

————————————————————

——————————————————–

———————————————————

———————————————————–

——————————————————-

———————————————————–

E-mail adresinizi yazın

yeni yazılar posta adresinize gönderilsin
(E-posta adresinize gönderilen linki tıklamayı unutmayın)

——————————————————–

————————————————————

YAZI ETİKETLERİ

———————————————————-

———————————————————

—————————————————————-

Bu sitede emeğe saygı esastır

_______________________________________